SOSYAL MEDYA

31 Mart 2021 Çarşamba

Hülya Üstün Köseleci

 


KURU YAPRAK

 

            “Burada ineyim" dedi adam. Parayı uzattı. Üstünü beklemeden kendini dışarıya attı. Taksinin içine sinmiş iğrenç kokuya daha fazla dayanamayacaktı. Adımını atar atmaz bir çıtırtı işitti. Ayağını hafifçe kaldırdı. Kuru bir yaprağı ezip un ufak etmişti.  Epeydir yapraksız bir ülkedeydi. Sonbaharı da, sarı yaprakları da özlediğini fark etti.

            Kadın ona, okulun karşısındaki tostçuda buluşuruz, demişti kadın ona. Yürümeye başladı. Şaşkınlık içindeydi. Bu binalar ne zaman dikilmişti. Allah’ın tarlasıydı buraları. İlk ataması yapıldığında zor bulmuşlardı okulu. Hangi akıllı şehrin bittiği yere bu okulu kondurur, diye çok merak etmişlerdi. Adamın babası, başlasın göreve, sonra aldırırız merkeze, demişti de kadın istememişti. O gün bugündür bu okuldaydı demek ki.

            Tostçuyu bulamayınca önüne çıkan ilk markete girdi. “Bu taraf okulun arkası, öne dolanın görürsünüz,” dedi marketçi. Okulun girişini mi değiştirmişlerdi, yoksa o mu karıştırıp yanlış yerde inmişti. Anlayamadı. Her şey o kadar değişmişti ki.

            Karşıya geçti. Okul duvarının yanından yürüyerek aşağıdaki caddeye çıktı. Sonunda okul kapısını da, karşısındaki tostçuyu da bulmuştu. Kaba bir binanın altındaydı dükkân. Gerçi, orada diğer binalar da pek farklı değildi. Hepsinin üzerinde bir aceleye gelmişlik hali vardı. Kaba sıvalar, ucuz boyalarla binaların eğretiliği kapatılamamıştı.

            Saatine baktı, erken gelmişti. Civarda zaman öldüreceği başka bir yer de görünmüyordu. Çaresiz burada bekleyecekti kadını. Daracıktı tostçu dükkanı. İçinde oturulacak yer yoktu. Kapının önüne iki küçük sehpa, birkaç tane de alçak tabure atılmıştı.

            İçeriye göz attı. Kasanın başında iri yarı biri dikiliyordu. Kolundaki aslan dövmesi ona hırlıyormuş gibi geldi. Kasadaki, tanıyormuş gibi baktı ona.  “Buyurun”  diye seslendi. Şaşırdı o bedenden çıkan tiz sesi işittiğinde.  “Bir arkadaşa bakmıştım da.” Başını salladı kasadaki kadın. Yüzünde sanki alaycı bir gülümseme görür gibi oldu.

            Dışarıdaki taburelerden birine ilişti. Huzursuzluk kapladı içini. Hiç gelmeseydi keşke. Bunca yıl sonra ne gerek vardı ki? Görmüştü işte onu evvelsi gün cenazede.

             Metalik bir müzik sesiyle irkildi. Artık zil çalmıyordu okullarda. Ardından uğultu yükselmeye başladı okul binasından. Onlarca genç okuldan dışarı çıkmak için adeta yarışıyorlardı. Öğrenciler ya kız kıza, ya da erkek erkeğe yürüyordu caddede. Muhafazakârlaşan bu semt mi, yoksa şimdiki zaman mı, diye sordu kendine.

            Sonunda, kadın göründü okul kapısında. Karşıya geçmek için yaya geçidinde beklerken ona rahatça bakabildi. O da değişmişti. Daha kalın, daha yorgun görünüyordu.

            Kadın yaklaşırken ayağa kalktı. İkisi de tedirgindi. Tokalaştılar sadece.

            “Çok bekledin mi?” diye sordu kadın.

            “Yeni geldim sayılır.”

            “Kusura bakma. Biraz seni yalnız bırakacağım” dedi. Dükkâna girdi. Montunu çıkarıp astı. Az önce kasadaki kadın, şimdi tost makinesinin başına geçmiş siparişleri hazırlıyordu. Kadın onun omzuna vurdu gülümseyerek. O da geçti tezgâhın arkasına. Kalabalıklaşmıştı içerisi. Okuldan çıkanlar doluşmuştu. Onu gözlüyordu adam. Hem para alıp fiş kesiyor, hem de arkaya dönüp bir şeyler hazırlıyordu.

            Adam, kadının oraya alışkın gibi durduğunu, düşündü. Dükkan sahibi yakın arkadaşı herhalde. Belki de ortaktırlar. Canı sıkıldı yeniden, kalkıp gitse miydi ki. Az sonra kadın elinde bir tepsiyle çıkageldi. Çaylar kırmızı plastik kulplu cam bardaklara konmuştu. Melamin tabaklardaki tostları görünce annesi aklına geldi. Müberra Hanım olsa nasıl da burun kıvırırdı.

            “Zahmet ettin. Fazla kalmayacaktım. Ben sadece sana teşekkür etmek istemiştim.”

             “Ne için?”

“Geçen gün cenazeye geldiğin için. Hastaneye de babamı ziyarete gelmişsin. Annem çok mutlu olmuş.”

            “Rica ederim. Babanın benim üzerimde de hakkı vardı.”

            “Şaşırdım seni orada görünce.”

            “Cenazeniz daha kalabalık olur sanmıştım.”

            Gülümsedi. “Bizim düğün gibi mi olur?”

            Güldü kadın.

            “O tür kalabalıklar eskidendi. Şimdi parti filan kalmadı biliyorsun. Zaten dönemindekilerin çoğu da öldü.” Soluklandı, devam etti. “Meclis’te de tören yapılıyormuş. Annem, Ankara’ya götürüp getirerek babanıza eziyet etmeyin. Kavuşsun bir an önce toprağına, dedi.”

            “Haklı.”

            Başıyla okulu işaret etti. “Hâlâ buradasın.”

            “Evet. Memnunum. İstemedim başka yere gitmek.”

            “Uzak kalmıyor mu biraz?

            “Hayır. Ev de burada.” Başını kaldırıp tostçunun tam üstündeki daireyi gösterdi. “Ders başlamadan beş dakika önce çıkıyorum evden.”

            Adam başıyla onayladı. “Bu devirde işe yakın oturmak büyük lüks.”

            “Burada da her şey var artık. Bazen bakıyorum, aylar geçmiş Konak'a inmemişim. ”

            Adam tosta dokunmamıştı daha. Çayını yudumladı yavaş yavaş.

            Kadın sözü aldı yeniden. “Yurtdışındaymışsın.”

            “Öyle oldu. Epey gezdirdiler beni. Şimdi Dubai’deyim. Hâlâ aynı şirket. Ortadoğu direktörü yaptılar beni.”

            “Çalışkandın sen hep.” Biraz soluklandı kadın. “Oğlun var galiba?”

            “Evet. Annesiyle İngiltere’de şimdi. Orada okuyor.”

            “O kadar büyük demek ki.”

            Adam da sormak istiyordu. Cesaret edemiyordu bir türlü. Çayından bir yudum daha aldı. Gözleri üstü çizik dolu sehpanın üzerinde gezinirken   “Sen, bir daha hiç ?” diyebildi sadece.

            Kadın kolaylaştırdı işini. “Evlenmedim. Düşünmedim bir daha.”

            Gururlu bir gülümseme yayılacak gibi oldu yüzüne. Kadın buna izin vermedi. Devam etti. “Nadire’yleyiz yıllardır.”

            “Nadire?”

            Başıyla içerideki kadını işaret etti. Adamın bakışları iki kadın arasında gitti geldi.  Anlam arıyordu. "Ev arkadaşın mı?'

            “Yol arkadaşım,” dedi kadın keskin bir tonla.

            “Öyle mi?” Söz aradı bir süre. Yutkundu. “Güzel. Yalnız kalmamalı insan,” diye mırıldandı. Ne kadar da aptalca konuşuyorum, diye düşündü. Sustu. Zihni geçmişteki tek bir mekana doğru sürüklendi. Kısa sürmüş evliliklerinin yatak odasına. Aşık olduğu o kızın kaskatı kalışı, sonrasındaki hıçkırıkları, kendisinin kapıyı çarpıp çıkmaları.

            Müşteriler dağılmıştı. “Yesene. Tostu güzeldir Nadire’nin. Çok beğenilir,” dedi kadın.

            “Gerçekten güzel görünüyor.” Küçük bir lokma ısırdı.

            “Dubai’de var mı bunlardan?”

            “Yok, bilmiyorlar böyle karışık tostu. Varsa yoksa Amerikan burgerleri”

            Gülüştüler. Yine söz bitmişti.

            “Ben gideyim artık,” diyerek yerinden kalktı.

            “Sağol geldiğin için.”

            “Çayla tost için de Nadire hanıma teşekkürlerimi ilet.”

            “Söylerim.”

            Yola doğru bir adım attı. Durdu, kadına döndü.

            “Senden özür dilerim.”

            Kadın şaşırdı. “Anlamadım. Ne özrü?”

            “Seni o zaman çok zorladığım için. Hiç anlayamamışım seni.”

            Gülümsedi kadın. “Esas sen kusura bakma. Ben de seni çok üzdüm. O zaman ben bile kendimi anlayamamıştım ki.”

            Sarıldılar birbirlerine.

            “Hoşça kal,” dedi adam.

            “Kendine iyi bak.”

            Bir taksi yakalayabilmek için kaldırımın kenarına doğru ilerledi. Yine bir çıtırtı geldi ayağının altından.  Bakmadı bu kez aşağıya. Mırıldandı, "yine ezmişimdir bir yaprağı."          

Irmak Erkan

 


‘Onun uğraştığı iş bana kelimenin tam anlamıyla trajik denen şeyi sezdirmişti’

                                                                                              Yukio Mişima, Bir Maskenin İtirafları

KIRMIZI KOLONYA ŞİŞESİ

                Eskiden her şey ne güzeldi. Dünyada benden mutlusu yoktu. Hayatta birçok insanın sahip olamadığı şeye sahiptim. Beni sarıp sarmalayan, kucaklayan, besleyen, sevdiğim bir işe.

                 Kar, kış, ayaz demeden sabah ezanından evvel bodrum kattaki dairemden fırlar, koşa koşa işyerine gelirdim. Elektrik sobam, masamın içinde beni beklerdi. Fişini prize takar, çaydanlığın altını yakıverirdim. İçeriye demlenen çayın kokusu dolarken ben süpürgeleri, faraşları kucağıma yatırıp tek tek yıpranıp yıpranmadığına bakardım. Kolideki deterjanım bana kaç gün daha yeterdi; şişedeki sıvı sabunda azalma var mıydı? Fırçalarımı bir gece önceden temizlemeyi âdet edinmiştim; peki yer çekçeğinin lastiği kopmuş olabilir miydi? Ben rutin kontrollerimi yaparken cami cemaatinden birer ikişer damlayanlar olur, ceplerindeki bozuklukları camın önüne bırakırlardı.

                Bir ihtiyacımı görürüm diye birkaç kuruş fazladan bırakanlar olduğu gibi hiç para vermeden sıvışanlar da vardı. Kimileri ise hastanenin aciline yetişir gibi telaşla içeri koşarlar, ancak işlerini gördükten sonra beni yok farz ederlerdi. Bunlar benimle konuşmak bir yana, çıkarken uzattığım kolonyaya, peçeteye bakmadan doğrudan geldikleri gibi koşa koşa çıkışa seğirtirlerdi. Bana para vermeyenleri, beni yok sayanları daha çok severdim. Onları anladığımı düşünürdüm. Bilirdim ki hem içerde kapalı kapının arkasındaki eylemlerinden, hem de yanımdan boş geçtikleri için çifte suçluluk duyarlardı.

                Çoğunluk benim pis biri olduğumu, küçük bir azınlık da paraya doyamadığımı, ne çok kazandığımı konuşurdu. Benim bu işi sadece sevdiğim için yaptığım bir türlü akıllarına gelmezdi. Bilmiyorlardı ki çevremdekileri de benden kaçtıkları, uzak durdukları sürece seviyordum. Hem onlara içerinin dışarıdan çok daha temiz olduğunu, asıl pisliğin kendi dostluk dedikleri, sohbet dedikleri kirli maskaralıklarında gizlendiğini nasıl söyleyebilirdim? Söylesem inanırlar mıydı? 

                Şimdiye kadar hep etliye sütlüye dokunmadan kendi kabuğumda yaşamıştım. Ne olduysa dernek başkanı değiştikten sonra oldu. Yeni seçilen başkan her gün gelip halimi hatırımı sormaya başladı. Bir ihtiyacım var mıydı? Eksik malzemem oldukça çekinmeden isteyebilirdim, hemen temin edilirdi. Şayet kokudan rahatsız oluyorsam odamı umumi tuvaletten uzak, abdesthaneye yakın bir yere de taşıyabilirlerdi. Ona hemen şiddetle karşı çıktım tabii… Odamın taşınması söz konusu bile olamazdı. Yerimi, yurdumu nasıl değiştirebilirdim? Umumi tuvalete yakın olmak benim en önemli gereksinmemdi. Yardımcı falan da istemiyordum. Yalnız çalışmaktan keyif alıyordum. Hem işten anlamayan, işini sevmeyen birine tahammül edemezdim. Beni tanımadan hakkımda kendi kendine yaptığı yargılara aylar boyunca sessizce katlandım. Sadece Cuma namazlarına katıldığım halde herkese beni çok dindar, çok temiz biri olarak tanıtıyordu. Çok temiz falan değildim. Sık sık, helâ taşlarını temizlediğim ellerle para üstü uzattığım oluyordu. Bunlarla da kalmadı, beni bir tuvaletçi gibi görmediğini, iyi bir esnaf olduğumu her fırsatta dile getirdi.

                Başkan bir gün yanıma kırmızı bir kolonya şişesi ile geldi. Şişenin etrafına beyaz bir kurdele sarılmıştı. Kolonya şişesini hemen camın önüne koydu. Başkana kalırsa artık endişeye hiç mahal yoktu. Bundan sonra gelenim gidenim çok olacaktı. Onun konuşmaları ve getirdiği kırmızı kolonya şişesi işe yaradı. Tuvaleti kullanmak için civar mahallelerden daha çok kişi gelmeye; neredeyse her gelen bana hal hatır sormaya başladı. Kolonya şişesini ben tutmadan kendileri döküyor, bu esnada mutlaka ödemeyi de yapıyorlardı. Hangi tuvalette kâğıt bittiyse söylüyorlar, kirli bırakılan varsa uyarıyorlar, her seferinde teşekkür ederek yanımdan ayrılıyorlardı.

                Sonunda olan oldu. Ben de ‘başarılı’ olduğuma inanmaya başladım. Bir kere hoş sohbettim. Güler yüzlüydüm. Naziktim. Bunlar az meziyet değildi. Hiç ilgimi çekmediği halde müşterilerimin sıhhatini, işlerinin rast gidip gitmediğini soruyor; verdikleri cevaplar için onları küçümsüyor, işim düştüğünde ise aynı kişilere yaltakçılık ediyordum. Birlikte eğlenirken, gülerken içimden onlarla alay ettiğimi bilmiyorlar, samimiyetimi sahici sanıyorlardı. Beni suçlayamazlardı. Kendini olduğundan farklı göstermeyi onlardan öğrenmiştim. Başkan dâhil herkesin benimle yaptığı sohbeti riyakâr, samimiyetsiz buluyordum.

               

 

                Geçen hafta dernek başkanını bir köşeye çekip bu şekilde devam edemeyeceğimi söyledim. Herkesin girdiği helâyı temizlemek benim yapacağım, bana yakışan bir iş miydi Allah aşkına? İçerdeki kokunun beni tiksindirdiğini, sabah akşam öğürdüğümü söyledim. Bir deri bir kemik kaldım yahu, görmüyor muydu? Eğer devam edeceksem derhal odamın içine sadece bana özel bir tuvalet yapılmalıydı. Bundan sonra sizin pisliğiniz ayrı… Benimki ayrı…

Prof. Dr. Hakan Yaman

 

JO SPENCE’IN KENDİ OLMA MÜCADELESİ

 

Fotoğraf  insanoğlunun deneyimlerini ifade etmek için güçlü bir duygusal araç olmuştur. 19. yüzyılda fotoğrafın icadından kısa süre sonra, fotoğraf tıbbın hizmetine de sunulmuştur. Fotoğrafın anlamı ve gerçekliği yansıtması konusu ise bir süre sonra tartışma konusu olmuştur. Fotoğrafta çıplak gözle göremediğimiz, ancak bir fotoğraf makinesinin yakalaması olası olan bir durum olduğu anlaşılmıştır. Bu duruma Benjamin W optik bilinç dışı adını vermiştir. Örneğin koşan bir atın ayaklarının zemine temas edip etmediği fotoğrafın sunduğu bilgi ile anlaşılmıştır. Benjamin’e göre fotoğraf bize gerçeği sunmasa bile bilinçdışına bir kapı araladığını ifade eder. Yani fantezi, hayal, anı ya da korkuların açığa çıkmaları için bir yol sunar. Fotoğraf farklı mecralarda kullanılmaya devam ederken, yetmişli yıllarda mental terapilerde kullanılmaya başlamıştır. Seksenli yıllarda ise Spence ve Martin bu gelişmeler çerçevesinde kendi pratiklerini geliştirmişlerdir. Bu pratiklerin terapötik amaçları varken, kadın hakları ve kültürel kuramları da derinden etkilemişlerdir.               Re-enactment fototerapisi olarak adlandırdıkları yaklaşımları ile bireyin özünün bir dizi kurgu, hakkımızda söylenen, birbirleriyle ilgili öykülerin yarattıkları ağı kullanarak anılar taranır. Kendi öykülerimiz ile görüşlerimiz arasındaki uyumsuzluk ortaya çıkarılır. Spence ve Martin’in kullandıkları diğer bir teknik aile albümünün incelenmesidir. Danışanlar seanslara aile albümlerinden kendileri için önemli olan bir

 

 

fotoğrafı getirirler. Başka nesnelerin yanı sıra bu fotoğraflarla gizli kalmış anıları, baskılanmış duyguları ve kişisel kimliklerini ortaya çıkarırlar. Spence J özelinde ise kadın temsiliyetini, kimliğini ve kadınlık konularını bu doğrultuda ele almıştır. Ancak kendisi, daha çok meme kanseri teşhisi sonrası hazırlamış olduğu ham otoportreleri ile bilinmektedir. Hastalığı sürecince kamu kurumlarında almış olduğu hizmetlerden memnun kalmamış ve öfke ve endişelerini otoportrelerinde dile getirmiştir. Bu çalışmaların sonucunda 1982 yılında The Picture of Health fotoğraf serisi ortaya çıkmıştır. Burada özellikle güç dengesizliğine ve hastalara karşı sağlık personelinin infantilizasyonlarına (bebek yerine konulmalarına) dikkat çekmektedir. Karşılaşmış olduğu bu muameleye, başına gelenleri fotoğraflar ile belgeleyerek ve edilgenlikten çıkıp etken bir nesne haline gelerek karşı koymaktadır. Artık hekimlerin tıbbi talimat ve söylevlerinin edilgen nesnesi değildir. Etken bir hal alırken, yine de hasta olarak çaresizliğinden, yaşadığı duygusal krizi aşmak için fototerapiden yararlanır. Fototerapi ile kanser tedavisinin kendisinden alıp götürdüğü bireyselliği yeniden geriye kazanmaya çalışmıştır. Fotoğraflarında bir bebek gibi giyinmiş haliyle infantilizasyona dikkat çekerken, diğer taraftan bireyselliğini geri kazanmak için, sağlık çalışanları ve toplumda güç sahipleri ile aynı seviyede durmaya çalışan görüntüler geliştirmiştir. 1986 yılında ise geliştirmiş oldukları fototerapi yönteminin bir el kitabı özelliği taşıyan “Putting myself in the picture: A political personal and photographic autobiography” kitabını basmıştır. 1992 yılında ise vefat etmiştir.

.



Fotoğraf 1: Expected, 1990.

Fotoğraf  2’de  (Jo Spence. Beyond the Perfect Image.) Spence’in sadece gövdesi görünür. Sol memesinde kitle vardır. Ameliyat öncesi kendisine bir işaret konmuştur. Kendisine bir nesne gibi davranılmıştır.

Fotoğraf  2: Jo Spence. Beyond the Perfect Image, 1985

Fotoğraf  3‘te  infantilizasyon (Infantilization, 1984-Pictures of Health) konusu ele alınır. Sağlık sistemi ve sağlık çalışanları hastaları erişkin yerine koymuyorlar.

Fotoğraf 3: Infantilization, 1984







 


Şule Birkan Şengün

 

ÇÖZÜMLEME

Ben önce birini sevdiğimi kabul etmek istemem

Her yeni kişi bir akıl yorgunluğu, göze almak istemem

Her kişi kalbinde yüküyle gelecektir

Duyguların üzerime devrilmesinden korkarım

Saçlarıma yapışmasından, gözlerime kaçmasından, içime düşmesinden

Hisleri tek tek ayıklamakla geçirdiğim delilik anlarım gelir aklıma

Düşüncede kaçtığım uzaklar gelir, büyütürüm

 

En güzel yerinde bölününce yalnızlığım öfkelenirim ben

Öyle ki şimdi durduk yere derinlere inecek

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Durduk yere bir kabuk savaşı başlatacak

Durduk yere kozamdan çıkacağım

Sadece ona değil, tüm dünyanın kötülüklerine

Savunmasız kalacağım, çok

 

Ben sevdiğimi anlamadan o gitsin isterim

Yle ya dışarda bir sürü başkası var

Ölüme yakın bir deneyim olduğunu

Bilmeden aşkın

Bıcır bıcır konuşan, sıkı sıkı sarılan birileri var

 

Hırçınlaşırım ben

Güvensizleşirim, çok

Büyük kısmı gider, o birilerine

İnan bana çoğu gider

Kalıyorsa

Ben sevdiğimi anladığımda

O sevmenin ortalarına gelmiş olurum zaten

                                                                            

Ödünç dize Alev Ramiz “Düşüncede uzaklara kaçmak”

 

 

 

Seçil Hidayet Öztürk

 

KUŞLAR KONARKEN
Onda vahşi bir yaz korkusu var
mevsim tuzaklarından geçen yol
gölgesine elleriyle bıraktığı aşk
güneşe gömdüğü kanatlı şiirler

tuttuğu saç teli uçurumuna yakın
ardında neler kayboldu da
bakışları iki adım göğün beyazına
rüzgârlı sözcükler taşıdığı göğsünde
bıraksa kırılı verecek dalları

bilmezden geldiği çoklara sus
görmezden geldiği yakınlara kör
kuşlar koydu yüreğinin kafesinden
güz ormanına uçan sayfalara

ağladığı gizli açık odalarda toplandı
harflerin kabuğu, düşmüyor da çarpıyor;
içerisiz dışarısız  yersiz
O; defterin kıyısında ayakta durabilir...

hiç bir yağmur ders vermiyor
ama yine de yaz; bastığı yerlere
biriken ömür suyuna gözü uzak
bir gök arıyor, kaç dize geçti...
kaç dize sevdi...
“kuşlar konarken yollarına”

 


                         

Ödünç dize Haydar Ergülen “Onda vahşi bir yaz korkusu var”

Ferhat Bakan

 

VEDA

Bir kırmızı dans ediyor içimde.

Sahipsiz bir hatırayı çiğniyorum,

ağzımın kıyıdan uzak yerinde.

Gökyüzü lacivert,

kıymete bindi bu ölümler.

Kan dökülecek

kapı geviş getiriyor,

ölüsü güzel her aana!

Bir ağıl dolusu yarın meliyor,

çitlerden uzak günlerde.

Sahipler tüketiyor

benim dediklerini

ve ulu sahip bizi tüketti.

Ölüm de bu değil mi!

 

Nasıl da güzel bir ölümdü o!

Tadı ruhumda kaldı.

                                        

Ödünç dize Zeynep Yolcu “Kan dökülecek”

Ayşe Ardıç Görücü

 

YORGUN KURŞUNLAR

                                                 

                                                          Yorgunum Abidos’tan  Çanakkale’ye…

                                                         

Kurşun, yani lanetli ben:

Özümde yumuşak, mavimsi gri

İnsan elinde kara kapkara

Gerekçeydim en sert hıyanete

 

Ve işte ihanetti insan kardeşine

Nice sevgili toprağa verildi

Nefs ve hırs kalplere girince

Kurşun: yani benim lanetli ellerimle

 

Yorgunum, taa Firavun zamanından

Yorgunum, ne zaman bitecek bu şer karanlığı?

Sevgi, sevgi, sevgiyle lehimleyelim

İsterdim, insanı birbirine, ölüm yerine

 

Unutmadık sizi, en sevgiliyi bile geride

Bırakan, has bakışlı çelik askerler

Çocuklarınız şimdi kurşun askerlerle oynuyor

Analar, sevgililer, hatıralar unutmadı adınızı


                                                  Özürlük yakın, barış yollarda

                                                  Yorgun kurşunlar yolları sayıklıyor

 

Ödünç dize Ayşe Şafak Kanca “Yorgun kurşunlar yolları sayıklıyor”

Fatih Balkan

 

ARTIK

Sokaklar sessiz, bi başına

Gece soğuk biz gibi

Kediler yok, yasemen boynunu büktü

Tutsak mıyım,  açamıyorum perdemi

 

Hala kanıyor ruhum

Öyle yalnız

Dudak dudağa gülmüyor artık

 

Oysa seni görmüştüm

Bitimsiz bir rüyaydı 

Sırrı tükenmiş bir aynada 

Yaşlı hayallerle dolu

 

Hala ıslak yanağım 

Öyle sensiz

Göz göze değmiyor artık

 

Tek bir yaprak bile kalmadı bende

Döküldü uçtu un ufak

Bu karanlıkta biraz gülsem gayri ihtiyari

Hemen çekiliyor kifayetsiz, ağlayarak

Hala tutmuyor ellerim

Öyle karanlık

Kalp kalbi görmüyor artık

                              

Ödünç dize Şule Birkan Şengün “Öyle karanlık kalp kalbi görmüyor artık”

 

Feridun Andaç

  KENDİ BAKIŞINDA BİR SES OLABİLMEK                                                                                                         ...